Mehmet Bülent Paköz

Mehmet Bülent Paköz

Hani deriz ya: "Aslında ben böyle değildim..."

İnsan, ruhundaki izlerin, geçmişin yansımalarının ve kendinde biriktirdiklerinin yorumlandığı bir döngü içerisinde sürdürür yaşamını. Sadece insanın değil; binaların, mekânların ve eserlerin de bir ruhu vardır. Taş bir binaya adım attığınızda taşın o soğuk ama derin duygusu sarar sizi. O binayı görünür kılan ustanın emeğinden tutun da içeride yapılan iştigale kadar her şey, o iştigalin ruhuyla birlikte binanın duvarlarına yansır. Bir camiye girdiğimizde kutsal bir duygu kuşatır ruhumuzu; bir kütüphanede ise kitapların o sessiz bilgeliğini hemen fark edersiniz.

Çocukluğunuzda yaşadığınız muhit, yürüdüğünüz yollar, gittiğiniz okul sizde hep bir iz bırakır. Aslında bizim izimiz de o muhitte, o yolda, o okulda fotoğraflanmıştır bir kere. Bir Müslüman camiye girdiğinde orayı nasıl kendine ait hisseder, o ruh ile kendi ruhu arasında nasıl güçlü bir bağ kurarsa, yaşadığımız muhitlerle bağımız da tam olarak öyledir. O ruhu hep üzerimizde taşırız. Kimi zaman dile getirir "hatıra" deriz, kimi zaman derin bir iç çekip "Ne günlerdi!" diye yad ederiz. Ahmet Hamdi Tanpınar da Huzur romanında, bir insanı geçmişinden aldığı yüklerle birlikte değerlendirmediğimizde her zaman eksik bir sonuç çıkaracağımızı söyler.

Bir meyve ağacının ya da herhangi bir canlının tohumdan tohuma yenilenen hayat çizgisi, birbirine benzemez meyvelerin karakterini barındırır içinde. Yetiştiği yere, konuma, toprağın cinsine, suyun ve gübrenin kalitesine göre tadında, cinsinde ve formunda farklılıklar taşır. Büyüklerimiz boşuna dememiş: "Dedenin yediği ekşi elmadan, torunun dişleri kamaşır." Kısacası hatalar, sonraki nesillerin üzerinde de görünür hale gelir. Bir bakıma genetik denilen o görünmez bağ gibi; insandan insana sadece fiziksel hastalıklar değil, karakterler ve huylar da aktarılır.

İnsanın andaki hali, geçmişiyle bütünleşen karakterinden ibarettir. Bugün bizi biz yapan baskın karakterlerimiz, belki dedemizden, belki onun atalarından, belki üçüncü kuşaktan hayat bulan bir ağabeyden ya da on altıncı kuşakta yaşamış bir nineden eklenmiştir ruhumuza. Tıpkı ev taşırken üst üste yığılan eşyalarımız gibi... Tüm bunların üzerine bir de kendi karakterimiz ve yaşamdan kazandıklarımız dahil olduğunda; türlü huyların bir arada bulunduğu ağır, zengin ve gizemli bir yüke sahip birer birey olarak yaşamımızı sürdürürüz.

Kimimiz bir bilgenin ışığıyla doğuyoruz bu dünyaya, kimimiz ölçüsüz düşüncelerin gölgesinde. Kimimiz şefkatli ve merhametliyiz, kimimiz cömert ya da cimri. İlk çocukluk yıllarında sergilediğimiz davranışlar, belki de içimizdeki bu mirasın birer dışavurumudur. Güleriz, severiz; sonra birdenbire yanımızdaki diğer çocuğa vururuz. Bir başka çocuğun elindeki kalemi almaya çalışır, kâğıdını yırtarız ya da tam tersi, bize ait olan kalemi, kâğıdı onunla neşeyle paylaşırız. Değil mi? Aslında çocuğa bunlar henüz öğretilmemiştir. Çünkü çocuk henüz farik ve mümeyyiz değildir; yani yaptıklarının sonuçlarını ayırt edecek yaşta değildir, bilmeden yapar. O nedenle her defasında "O daha çocuk" der geçeriz.

Tıpkı tadına vardığımız bir meyve gibidir insan; ya rüzgârın etkisiyle dallara çarpıp lekelenmiş bir elmadır ya çatlamış bir nar ya kurumuş bir cilt ya da hastalığa duçar olmuş bir tohum... Elbette üzerimizde bulduğumuz iyi ile kötü, güzel ile çirkin gibi zıtlıkların etkisi, biz kendimiz edinmediğimiz halde üstümüzde görünür hale gelebiliyor. Bu yükler, olumlu yansımalar doğurduğu gibi olumsuz durumların da gün yüzüne çıkmasına sebep oluyor. Hani bazen deriz ya; "Aslında ben böyle biri değildim. Nasıl oldu da yaptım bu iyiliği?" ya da "Nasıl oldu da düştüm bu hataya, kendimi tanıyamıyorum..." Bu düşünceleri çoğumuz hayatımızın bir döneminde dillendirmedik mi?

İşte tam bu noktada, insana takdir edilen cüz-i irade ve aldığı eğitimlerin kişide ne kadar hayat bulduğu devreye girer. Aslında insan, kendisini yüce değerler karşısında ölçtüğünde neyi yapması, neyi yapmaması gerektiğini çok iyi bilendir.. Güzelliğin sürdürülmesi, aşırılıkların ölçülü ve dengeli hale gelebilmesi için Alemlerin Rabbinin kelamında bizlere yönelttiği "Hâlâ akletmeyecek misiniz?" sorusu; yaratmış olduğu insanın dilinde bir nakarat, eyleminde ise bir pusula olmalıdır. Bu soru, insanın kendinde olan cevheri fark etmesini hatırlatan ilahi bir uyarıdır.

İçimizdeki iyi ve güzel olanın zıddını, sağlam bir iradeyle yeniden formatlamamız gerekir. Silemediğimiz, söküp atamadığımız o olumsuz tarafların ise üzerini örtüp onları görünmez kılmalıyız. Tıpkı bir arkadaş topluluğuyla karşılaştığımızda, içimizden gelen bir refleksle birine selam verip diğerini görmezden geldiğimiz gibi, ruhumuzdaki kötülüklere de sırtımızı dönebilmeliyiz. Bütün bu dönüşümleri yapabilecek irade ve akıl, hepimizin hamurunda mevcuttur.

Bir şeyin devamının temiz kalabilmesi için başlangıcının temiz olması ya da sonradan güzelce temizlenmiş olması gerekir. Bir pınarın suyu ne kadar da temiz ve huzur vericidir, değil mi? Pınarın kaynağından doğrudan su içtiğinizde, dünyada iken yeniden hayat bulduğunuzu sanırsınız; insan ruhunda öyle bir his uyanır. İşte bize asıl hayatı veren o pınarın kaynağı, bizi yaratanın varlığıdır. O’nun bizden istedikleri ise, o berrak kaynağa lekesizce ulaşabilmenin kaidelerini yerine getirmemizden ibarettir.

Su arıtılırken, insan da arınmalıdır.

Kaynağa erişmenin yolu, Allah’ın insan için belirlediği sırat-ı müstakimdir. Dosdoğru yol olan o müstakim yol; Allah’ın emirleri ve nehiyleridir. Yolun sahibi Allah, yolun önderi ise Resûl-i Kibriya’dır. Yol; insanın önce kendini tanıması, sonra da Rabbini bilmesidir.

Öyleyse sırtımızdaki o eski yükleri hafifletip özümüze giden müstakil yola çıkmak, o yola sadakatle tutunarak rahata ermek gerekir.

Ne de olsa, yolcu yolunda gerek.

Saygı ve hürmetimle…

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Mehmet Bülent Paköz Arşivi

Teravihte çocuk sesi

05 Mart 2026 Perşembe 13:56

Mobbing

26 Aralık 2025 Cuma 00:03

Eksilmenin hüznü

10 Ekim 2025 Cuma 00:01

Değişmeyende – Değişen

26 Eylül 2025 Cuma 00:01

Fidanın Hikmeti ve İnsanlığımız

05 Eylül 2025 Cuma 00:27

Ferdi Tayfur – “Arabesk”

22 Ağustos 2025 Cuma 00:01

Müzikte ilham

25 Temmuz 2025 Cuma 10:54