Bahri Dağdaş Uluslararası Araştırma Enstitüsü arazilerinin iskana açılma endişesi

Tarımın, gıda kaynağının esası olarak stratejik bir sektör olduğu bilinen bir gerçektir, ancak yaşadığımız “Pandemi Dönemi” ve Rusya- Ukrayna Savaşı bize bu hakikatı yaşatarak yeniden öğretti. Savunma Sanayinde ve Sağlık Sektöründe yakaladığımız ivmeyi, tarım sektörü başta hayvancılık ve gıda sanayinde de göstermemiz gerçeği gün gibi açığa çıktı. Sektörün temeli toprağa, yani tarımsal arazinin genişliğine, toprağın verimine bağlı olduğu gibi, tarımsal araştırmalar doğrultusunda yeni tarım tekniklerini uygulayarak mevcut araziden maksimum yararlanmaya da bağlıdır. Tarımda araştırma ve geliştirmenin kestirme yolu, bitkinin yetiştirildiği bölgenin ekolojik şartlarında (Toprak, hava ve su ile iklim şartlarında) alınacak sonuçların değerlendirilmesiyle mümkündür. Hayvancılık sektörü ise meraların haricinde tarımsal yem materyallerinin (yonca, korunga, saman, arpa ve yemlik mısır, pamuk ve yağlık ayçiçeği tohumu gibi) materyallerinin yeterince bol ve ekonomik üretimine bağlıdır. Bahri Dağdaş Araştırma Enstitüsü yıllardır başta tahıl ambarı Konya’mız olmak üzere tüm bölgenin ve de ülkemizin göz bebeği bir kuruluşumuzdur. Bu kuruluşu personel, ekipman ve arazi yönünden geliştirmeli ve benzer enstitüleri ülkemizin ana üretim havzaları için çoğaltmalıyız. Tarım sektörünün umulan hedeflerine ulaşması tarımsal araştırmaların yapılıp bu araştırma sonuçlarının çiftçilere en kısa yoldan ulaştırılmasını icap ettirir. Bu sahada arzu edilen nihai sonuçlara kendi araştırmacılarımızın ve özel sektör temsilcilerimizin konuları sahiplenmesiyle ulaşılabilir. Yurt içinden ve dışından bilim adamlarının ve genç araştırmacıların üniversitelerimizde yapılması gerektiği gibi desteklenerek, maddi ve manevi teşvik edilerek, ülkemiz içinden de gençlerin; özellikle kendi ziraat mühendislerimizin ve araştırmacılarımızın istihdamı sağlanmalıdır. Aynı zamanda tarımın ve hayvancılığa bağlı gıda sanayimizin problemlerinin çözümleri temin edilmelidir. Bu konuda üretici ve araştırmacılar proje bazında birbirinin işini kolaylaştırıp problemleri çözmelidirler. İhtiyaç duyulursa yeni araziler tahsis edilip yeni planlar ve program dahilinde öncelikle ülkemizin ihtiyaçlarını sonra da ihracatla dış taleplerin karışlanması sağlanmalıdır... Konya Ovamızda dekar başına verimlerin bu düzeye gelmesinde başta Bahri Dağdaş Uluslararası Araştırma Enstitüsü’nün, Tarım il müdürlüğü birimlerinin ve Ziraat Fakültesinin ve Ziraat Odalarının ve başta emek sahibi Çiftçilerimiz olmak üzere tüm paydaşların katkıları göz ardı edilemez.

1985 yılında Tarım Bakanlığı, bakanlığa bağlı birimlerin yeniden organizasyonu sırasında ülkemizin yedi bölgesine hitap eden bitki hastalık ve zararlılarıyla ve tarımsal ilaçlarla ilgili bölgelerde araştırma yapan “ “Zirai Mücadele Araştırma Enstitüleri’nin” fark edilmeden işlevsiz hale getirilmesi; Tarımsal üretimde kullanılan zirai ilaçların ruhsatlandırılmalarını aksattığı gibi Avrupa ülkelerinin Laboratuvarlarına bizi bağımlı hale getirmiştir. Tarım ve Gıda sektöründe varlığımız tartışılmaz bir gerçektir. O halde bu sektörlerin her konuda önünün açılıp geliştirilmesi zorunludur. Tüm sektörlerde olduğu gibi tarımda da dünyada birinci lige talip olmak durumundayız. Bu da yeterli etkin araştırmacı, onların çalışma yapabileceği arazi ve laboratuvar şartlarının temini ve sektörün problemlerinin pratik çözümünden geçiyor. Birinci Sınıf Tarımsal Arazilerimizin konuta ve sanayiye değil tarımsal üretim ve araştırmaya ayrılması vatani bir vazifedir. Yıllardır yaptığımız yanlışlardan vazgeçmek zorundayız. Antalya ve Mersin’de portakal ağaçları konutlar için kesilmiş, İzmit ve Adapazarı’nda verimli tarım toprakları sanayi tesislerine tahsis edilmiştir. Ülkemizin her yerinde benzer yanlışlıklar yapılmıştır. Sanayi için en verimli topraklar istila edilmiş, tarıma elverişiz alanlarda meyve ve sebze yetiştirmeye çalışmak gibi gariplikler ortaya çıkmıştır. Şehrimiz bölgelerimiz ve ülkemiz çapında tarım ve gıda öncelikli olmazsa olmaz ihtiyaçlarımızdandır. Tarımsal yetiştirme alanlarının plânlamaları yapılıp, güncel menfaatler ve rantlar uğruna bu alanlarımız heba edilmemelidir. Hukuki açıdan da bir statüye oturtulup gereken önlemler alınmalıdır.

Ecdadımızın ovalarda üretim yapıp; tepeler, kaleler, höyüklerde ve dağların başında yerleşim yerlerini inşa ettiklerini unutmayalım. O ecdadın “mirasyedi” evlatları olmayalım.

Yeni Kentsel Dönüşüm ve ToKİ gibi konut alanlarını verimli tarım topraklarının dışında plânlayalım. Kendi şahsi menfaatimizi ve rant kavgasını bir tarafa bırakıp, her konuda olduğu gibi hepimiz ilmin tekniğin ve vicdanın ve aklın ışığında hareket edip hakiki insaniyete yani İslamiyet’e uygun davranalım.

Bizler “Elhamdülillah” Müslümanız, bizim davranışlarımız dünya ve ahiret mutluluğunu ihtiva eden bir mahiyette olmalıdır. Dünyada kişinin amacı sadece dünyevi menfaatler olursa adaleti tesis etmek güçleşir. Bilakis, “Rıza-ı ilahi” ve “Ebedi Saadet” hedefte olmalıdır. Allah’a ve Ahirete iman güçlenirse insanlarımızın kalbine Mevlana ve Yunus Emre gibi Allah aşkı ve Allah sevgisi yerleşirse dünyamız da huzurlu olur, ahiretimiz de…Ahiret inancı ve “Mahkeme-i Kübra!dan (büyük mahkemeden) berat alamayacağım korkusu , kalpler için şüphesiz en büyük yasakçıdır. Allaha ve ahirete imanın güçlendirilmesi, bu yaşadığımız dünya hayatının “en az suç en az mahkumiyeti” netice vereceği muhakkaktır. Dünya aynı zamanda ahiretin kazanılacağı bir meydan, bir tarla hükmüne geçer. Asr-ı Saadet gibi, Osmanlının yükselme dönemi gibi toplum fertlerinin çoğunluğu saadet içinde yaşayabilirler. İnsanlığın gıpta ettiği bir medeniyeti tarihte olduğu gibi yine tesis etmiş oluruz. İnşallah.

İnsanın iki merkezinin sağlıklı çalışmasıyla; yani aklın güncel fenler, bilişim teknolojileri, sanat, sanayi teknoloji ve ziraat gibi teknik konularla donatılması kalbin de; imanla doldurulup vicdanın aktif hale getirilmesi unutulmamalıdır. Şayet bunu nefsimizden başlamak şartıyla başarabilirsek, iki dünyamız da yani hem bu yaşadığımız çevreyi ışıklandırmış, hem de ahiret mutluluğunu yakalamış oluruz. Bakın büyük alim Bediüzzaman bu gerçeği 1910 yıllarında nasıl veciz bir şekilde dile getiriyor:

“Vicdanın ziyası (Işığı) ulumu diniyedir ( dini ilimler). Aklın nuru fünunu medeniyedir (medeniyetin fenleridir). İkisinin imtizacıyla(birlikteliği ile) hakikat tecelli eder. O iki cenah (kanat) ile talebenin himmeti (gayreti ve başarısı) pervaz(uçmak) eder(Çift kanatla uçulabilir). İftirak ettikleri vakit, (ayrıldıklarında) birincisinde taassup (Önyargı ile fenne ve ilmi keşiflere karşı çıkma), ikincisinden hile ve şüphe (tevhid dışında tabiata, sebeplere ve tesadüfe inanmak) tevellüd (doğar) eder.”(1)

Hoşça kalın Allah’a emanet olun.

-------------------

Kaynakça

1)-Bediüzzaman Said Nursi, “ Münazarat” adlı eser, Sayfa 86.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.