Mesleğim gereği insanların en çok neye üzüldüğünü sıkça dinliyorum. İlginçtir ki çoğu zaman canlarını en çok yakan şey ayrılığın kendisi olmuyor.
Asıl acı veren, yaşananların ardından geriye kalan anlam boşluğu oluyor.
Bir insan hayatınıza giriyor. Daha önce bilmediğiniz duyguları tanıtıyor size. Alışkanlıklarınızı değiştiriyor, geleceğe dair hayaller kurduruyor. Günlük hayatınızın sıradan ayrıntılarına bile yerleşiyor. Sonra bir gün, sanki bütün bunları birlikte yaşamamışsınız gibi çekip gidiyor.
Ve çoğu zaman geride kalan kişi şu sorunun cevabını arıyor:
“Benim için bu kadar büyük olan bir şey, onun için nasıl bu kadar küçük olabildi?”
Belki de vedaların en zor tarafı burada başlıyor.
Çünkü bazı insanlar bir ilişkiyi bitirmeden çok önce zihinsel olarak ayrılmış oluyorlar. Siz hâlâ ilişkinin içindeyken, onlar kendi içlerinde yeni hayatlarının hazırlığını yapmış oluyor. Bu yüzden siz yıkıntıların arasında ne olduğunu anlamaya çalışırken, onlar çoktan yeni bir düzene geçmiş gibi görünebiliyor.
Bu durum çoğu insanda değersizlik duygusunu tetikliyor. “Demek ki yeterince sevilmedim”, “Demek ki kolayca vazgeçilebilecek biriydim” düşünceleri ortaya çıkıyor.
Oysa birinin gidiş şekli, sizin değerinizi değil; onun ilişki kurma biçimini anlatır.
Bazı insanlar yüzleşerek gider, bazıları kaçarak. Bazıları vedalaşır, bazıları sessizce yok olur. Ama hangi şekilde giderlerse gitsinler, geride kalan kişinin yaşadığı acının büyüklüğü, sevginin gerçekliğini azaltmaz.
Belki de iyileşmenin ilk adımı şunu kabul etmektir:
Bazen hayatımızdaki en zor vedalar, cevaplarını hiçbir zaman alamayacağımız sorular bırakır.
Ve bazen kapanış dediğimiz şey, karşımızdaki insandan gelen açıklama değil; kendimize verdiğimiz anlayıştır.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan çıkar. Ama onların gidişiyle öğrendiklerimiz, uzun süre bizimle kalır.
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.