Ahmet Çapanoğlu

Ahmet Çapanoğlu

ENKAZ

Her şeyin anlamını bir çırpıda yaşayıp, bir çırpıda yitiriyoruz. Sevgileri çok çabuk bitirip, öfkeleri olanca hızıyla biriktiriyoruz. Herkes bir menfaat çerçevesinde seviyor, bir menfaat çerçevesinde birlikteliğini sürdürüyor. Bugün ak dediğimize yarın kara demeyi çok çabuk beceriyoruz. Sanki geçip giden zamana ayak uydururcasına. Bir de zamanla yarış edercesine zamanın önüne geçmeye çalışma gibi bir durumumuz var. Durup dinlenmiyor, mola vermiyor, sevgiye zaman ayırmıyoruz.

Ne gariptir ki, gönlümüze dokunmayan ve gönlümüzde saklı güzellikleri sunarken göremeyen insanları hayatımıza almışız. Bunları bildiğimiz halde bile hala bir beklenti içerisine giriyoruz. Bekliyoruz bir şeylerin olmasını ama beklentimizin ne olduğunu, nasıl beklememiz gerektiğini bile bilmiyoruz.  Aslında gitmek dururken hepimiz bekliyoruz. Bir yerlerde bizi bekleyen var zannediyoruz ama ona da yönelmiyoruz.

Sadece hayallerle yaşıyoruz. Bazen hayallerin büyüklüğünden ayaklarımız yere basmıyor. Nedir, ne değildir diye düşünmeden gülen bir yüze, sıcak sıcak bakan iki göze dünyaları veriyoruz. Kimi zaman mutlu olacağız diye görünmeyen hayallerimizi süsleyen sevgiliye kendi ellerimizle can giydiriyor, sanki nefesimizle ruh katıyoruz düşlerimizde. Gerçek olmayan bir âlemde hayallerle yaşıyoruz. O hayallere öyle alışıyoruz ki, sanki kanımıza işliyor, kurtulamıyoruz. Ama öyle bir zaman geliyor ki, ayaklarımız yere bastığı zaman, hayallerimiz kanımıza işleyen zehir gibi sarıyor tüm benliğimizi. Ciğerlerimizin paramparça olduğundan haberimiz olmuyor, tükürdüğümüz zaman ciğerlerimizden kopup gelen sevda yanığını hissediyoruz.

Bir gün bir yerde o hayallerini süsleyenle karşılaştığınız zaman sevinçten kalbinizin yerinden oynadığını hisseder, dışarı fırlayacağını zannedersiniz. İşte o hayallerimdeki der, volkan gibi patlarsınız.

Artık göl gibi hayal durgunluğu gider, bir çağlayan gibi çağlarsınız. İşte o zaman ölçü de kaçar. İçiniz de ne varsa dökersiniz. Söylenmemesi gerekenleri söyler, bir kıvılcımla tutuşturur alev alev yakarsınız.

Kendin gibi gördüğün insanlara, kuş aramaya çıkmış kafes gibi gönül kafesini açıyorsun ama içine sadece acı geçen kış rüzgârları giriyor ve gönlünü üşütüyorsun. Belki de bir kere daha açmamak üzere gönlünün kapısını kapatıyorsun.

Bir dala tutunmak, bir eli tutmak isteyen yalnızlık çölündeki insanlar, tutunmaya çalıştığı başka birini de kendileri gibi görürler.

Oysa ne gerek vardı söylemeye? Hayallerinde konuştun, gerçekler de sus biraz. İçinde biriken ne varsa bırak biraz daha biriksin, sen içini dökme, sende kalsın. Çünkü hayal senindi. Sen hayal etmiştin, o değil. Sahip olamayınca da kaybettin.

Korkmalıydın, kaybederim diye. Çünkü insanlar, doğru konuşanlardan, içinden geçen sevgisini de öfkesini de ayırt etmeden duygularını açık edenlerden korkarlar ve kaçarlar. Sen de hayal ettiğinle kalırsın.

Doğrudan söylememek lazım, bazı şeyleri açık etmemek lazım. Bir süre beklemek gerek ki bir anda oldubitti gibi yaşayıp tüketmemek lazım. Güven oluşturmak için içinden geçenleri başka bir zamana bırakmak gerekir. Kim bilir, senin hayal olarak yaşadığın onun içinde ne fırtınalar kopuyor, ne zedelenmiş duygular vardır. Sen hayallerinle süslü bir hayat yaşarken o, zedelenmiş ve kırılmış onurunu tamir etmekle meşguldü. Belki seninle de konuşurken aynı duygular içerisindeydi. Sen hayallerinle sahnede komedi oynarken o, kuliste enkaz kaldırma derdindeydi belki de. Enkaz üzerine bina inşa edilmez ki.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.