Mustafa Atikebaş

Mustafa Atikebaş

HARF İNKILÂBI’NA DAİR (2)

“İmparatorluk, “en uzun yüzyıl” ı geride bırakır­ken Türk dili de yeni yüzyıla yeni tartışmaların gölgesinde girecektir.” Dizinin ilk yazısı böyle bitmişti…

rtada inkârı mümkün olmayan bir hadise vardı ki, Türkçe peyderpey sadeleşiyor, süslü elbiselerini yavaş yavaş atıyor; millileşiyordu. Harf ve imla tartışmalarının kaçınılmaz biçimde dille ilgili olduğunu en başta zikretmiştim. Son iki yüzyılda giderek artan oranda Türk diline yabancı terkipler hücum etmeye başlamıştı. Türkler İslam’la tanıştıkları andan itibaren Arapça ve Farsça kelimeleri dillerine katmaktan imtina etmemişlerdi, çünkü alınan kelimeler Türkçe’nin ses yapısına uygun biçimde Türkçe­leşiyordu. ‘nerdüban/merdiven’, ‘penç-şenbe/perşembe’, ‘rûze/oruç’, ‘hâce/hoca’ gibi binlerce örneğini bulabileceğimiz bu kelimeler zaman içinde dilin öz malı oluyorlardı. Ziya Gökalp’in “Türkçeleşmiş Türkçedir” dediği şey buydu.

On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itiba­ren mücadele edilen; Türkçe’nin sonradan adına “Osmanlıca” denilecek olan yapay ve ağdalı tarafıydı. Tevfik Fikret’in eserine neden “Kırık Saz” değil de “Rubâb-ı Şikeste” ismini verdiği tenkit ediliyordu örneğin. Türk romanının ilk ustalarından kabul edilen Halid Ziya’nın, henüz hayattayken kendi kitaplarını iki kez sadeleş­tirmek zorunda kalışı dildeki değişmenin açık belirtileridir.

Değişimin farkında olmak pek az kişiye nasip olan bir mazhariyetti. Dil ve harf tartışmalarına katılan zevatın çoğu meseleyi hep kendi gördü­ğü pencereden izlemekle yetiniyor, “ya hep ya hiç” anlayışıyla Latin harflerinin lehinde veya aleyhinde olduğunu söyledikten sonra fikrini kuvvetlendirecek deliller buluyordu. Latin harf­lerine taraftar olanlar Avrupa ülkelerini, özellik­le Fransa, Almanya ve İngiltere’yi örnek gösteri­yor; aleyhinde olanlar ise Japonya ve Rusya’dan misaller getiriyorlardı. Her halde kazanılacakla­rın yanında kaybedilecekler de olacaktı oysa.

“Her halk kendi ikliminin lisanını söyler.” Sözün sahibi Yahya Kemal Beyatlı, ne kaza­nacağımızın ve ne kaybedeceğimizin hesabını yapmıştı:

“ Her şeyden önce, mekteplerimizde çocuk­lara okutulan elifbanın harflerini göz önüne getiriniz. Bu elifbada kaç harf vardır ki ağzımız­dan çıkan sesleri işaret eder, bunu düşününüz. Kısa bir müşahededen sonra hükmedersiniz ki bu elifba Türkçeyi asla ifade edemez, çünkü Türk’ün her an söylediği sadâlı ve sadâsız harf­lerden mahrumdur, fazla olarak vücudunu bile hissedemediği harflerle doludur. Demek ki, ilk madde olarak, milli elifbamız yoktur.” Önceki­lerden farklı olarak Yahya Kemal, yeni ve tam bir Türk alfabesi oluşturulacaksa, bu alfabede bulunması gereken seslerin bir listesini de vermişti:

“Kalın A, İnce A, Kalın I, İnce İ, E, O(olgun), Ö(ölüm), Ü(üzüm), U(uzun), Be, Te, Cim, Çim, Ha, Dal, Rı, Ze, Je, Sin, Şın, Gayın, Fe, Kaf, Kef, Kalın Lâm, İnce Lâm, Mim, Nun, Vav, Ye”

Ayrıca, yardımcı harfler olarak lisân-ı Kur’ân’ın kendine mahsus harflerini de ilave et­meli ki ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler doğru yazılabilsin diyordu.

Ziya Gökalp, “Türkçülüğün Esasları” nda ‘Dilde Türkçülük’ bahsini açmıştı. “Türkiye’nin milli dili İstanbul Türkçesidir; buna şüphe yok! Fakat İstanbul’da iki Türkçe var: Biri konuşulup da yazılmayan ‘İstanbul Lehçesi’, diğeri yazılıp da konuşulmayan ‘Osmanlı Lisânı’ dır. Acaba, milli dilimiz hangisi olacaktır? Türkçüler bu soruya şu cevabı verdiler: “İstanbul halkının ve bilhassa İstanbul hanımlarının konuştukları dili yazmak.”

Bu arada, tasfiyeciler adı verilen bir grup, Türkçeye girmiş olan yabancı kökenli kelimele­rin dilden tamamen atılması fikrini savunuyor­du. Türkçe, yalnız Türkçe köklerden gelen keli­melerden oluşmalıydı. Harf inkılabının yalnızca öncesinde değil, sonrasında da pek çok takipçisi olan bu görüşün mahzurları bugün daha iyi anlaşılmıştır. Geçmişe doğru gidildikçe Türk­çe kökten geldiği düşünülen birçok kelimenin Moğolca, Tunguzca, Çince, Hintçe gibi dillerden geçtiği görülecektir. Kaldı ki böyle olmasa bile, yani Türkçe kökten gelse bile her kelime dilde yaşama fırsatı bulamayabilir. ‘gözgü’ kelimesi öz be öz Türkçedir, fakat Türkler ‘ayna’ kelimesini kullanmaya başlayalı bu kelimeyi unutmuş­lardır. ‘Sayru’ yerine ‘hasta’, ‘bankıç’ yerine ‘merdiven’, ‘ağu’ yerine ‘zehir’ in tercih edilmesi de böyledir. Türk milleti hiç şüphesiz bunu bile/isteye yapmıyordu. Bir çeşit içgüdüyle; tıpkı arının bal yapması gibi kendiliğinden gelişen bir seçme yapıyordu. Bu seçmenin tek taraflı olmadığının, bazen de Türkçe kökten türetilen bir kelimenin dile yerleşip, uzun yıllar yaşadı­ğının ispatı ‘günaydın’ kelimesidir. O günlerde Ziya Gökalp’in yaşamaz dediği bu kelime bugün Türkçemizin en güzel kelimelerindendir. Türk milleti, aynı dönemde dile giren ‘tünaydın’ keli­mesini unutmuşken ‘günaydın’ ı yaşatmıştı.

Milli mücadelenin kudretli paşası Kâzım Kara­bekir, 3 Mart 1923 yılında “Latin Harflerini Kabul Edemeyiz” başlıklı yazısında 1. Cihan Harbi’nde ecnebilerle beraber çalıştığını ve onlarla aynı şeyi karşı karşıya not ederken, ecnebiler bir sayfa yazana kadar kendisinin on sayfa yazı yazdığından bahsediyordu. Ama paşanın asıl endişesi başkaydı:

“Her şeyden sarf-ı nazar bizim kütüphanele­rimizi dolduran mukaddes kitaplarımız, tarihle­rimiz, yazılarımız ve binlerce cilt eserlerimiz bu lisanla yazılmış iken büsbütün başka bir şekilde olan hurûfu kabul ettiğimiz gün en büyük bir felakete maruz kalacağız. Ve böylece derhal bütün Avrupa’nın eline güzel bir silah vermiş olacağız. Bunlar âlem-i İslâm’a karşı diyecek­lerdir ki, Türkler ecnebi yazısını kabul etmişler ve Hristiyan olmuşlardır. İşte düşmanlarımızın çalıştığı şeytankârâne fikir budur.”

Kâzım Karabekir’in endişesini makul göre­bileceğimiz bir nokta var ki, geçmişte yazı ile din arasındaki bağ bugüne nispetle oldukça kuvvetliydi. Kur’an’ın Arap harfleriyle yazılmış olması, bu alfabeye özel bir anlam yüklemek için yeter sebepti. İlahi kitabın okunması gibi, nerdeyse yazılması da bir ibadete dönüşmüş gibiydi. Bunun yanında İslam, temsili resimleri ve heykeli yasakladığı için yazı bir süsleme aracı olarak da önemli bir vazife görüyordu. Camilerde tezyinat olarak Allah, peygamber ve halifelerin isimleriyle, ayetlerin yazılması başlı başına bir sanata dönüşmüştü. Bernard Lewis, “Modern Türkiye’nin Doğuşu” adlı eserinde şöyle der: “Müslüman ile kâfiri ayırt eden dış ve gözle görünür belirti, dil değil, yazı idi.” Orta­doğu’da ortak dil olan Arapçayı, Müslümanlar Arap yazısıyla, Hristiyanlar Süryani yazısıyla, Yahudiler de İbrani yazısıyla yazıyorlardı. Ben­zer durumlar batı dünyası için de söz konusuy­du. Örneğin, Slav dilini, Katolik Hırvatlar Latin harfleriyle, Ortodoks Sırplar ise Kiril harfleriyle yazıyorlardı.

Tartışmaların ilk döneminde, harflerin ıslah edilmesi fikrinin öne çıktığını belirtmiştim. Sonrasında da tartışmaya katılan hemen her­kes, mevcut alfabenin Türkçe’nin seslerini tam olarak karşılamadığı konusunda hemfikirdirler. Sorun harflerde miydi? Yoksa dilde miydi? Bu soruların cevabını ararken Türk entelektüeli başka bir sorun alanı keşfetti: Maarif sistemi. Bugün dahi en çok konuştuğumuz, düzeltmek için o kadar çaba harcadığımız eğitim sistemi ilk defa sistemli bir tenkit sürecinden geçecekti.

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum