Yusuf Alpaslan Özdemir

Yusuf Alpaslan Özdemir

Sahih Türkçeye doğru: Mefhumlar ve yüzler

Sahih Türkçeye doğru: Mefhumlar ve yüzler

Mefhumlar ve Yüzler, Mustafa Atikebaş’ın geçtiğimiz eylül ayında Çizgi Kitabevi etiketiyle yayınlanan yeni kitabı. Yazarın İlk kitabında (Zamanın Eşiğinde, 2020, Bilge Kültür Sanat) yer alan denemeler genelde edebiyatın, özelde Türk edebiyatının sınırları içindeyken bu kitapta sosyoloji, psikoloji, felsefe ve dil bilimi gibi farklı disiplinlerle zenginleştiği göze çarpıyor. Diğer taraftan Atikebaş’ın üslubunda kayda değer bir değişiklik yok. Yer yer şiir diline yakın, fakat ciddiyetini kaybetmeyen bir üslupla karşı karşıya okurları. Benim üzerinde durmak istediğim tarafı ise Atikebaş’ın dil hassasiyeti; kitabın giriş yazısından itibaren kendini hissettiren bir hassasiyetten bahsediyorum. Mustafa Atikebaş’ın kelime seçiminde ne kadar titiz olduğunu yakından biliyorum, Türkçenin unutulmuş kelimelerini yeniden yazı diline kazandırmak için çaba sarf ettiğini de…

Bu tavrın oldukça anlamlı olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; Türkçenin, son yıllarda konuşma dili boyutunda ne tür bir bozulmaya uğradığı hepimizin mâlumu. Dilimize persenk olan ve gün geçtikçe sayıları artan bazı kelimelerin/eklerin (aynen, duyar kas-mak, yani, -sel,-sal vs.) haşere gibi bizi rahatsız ettiğini biliyoruz. Ne var ki çoğu zaman elimizden bir şey gelmiyor. Hatalı kullanımlarla yaşamaya alışıyoruz. Tepki vermedikçe hata sayısı artıyor. Böylece kısır bir döngü içinde yolumuzu kaybediyoruz. Türkçeyi doğru kullanma hususunda yazılı medya ve televizyondan da yeterli destek göremiyoruz maalesef. Uzun süredir özellikle Türkçeye hasredilmiş program neredeyse yok gibi. Bütün bunlar, konuşma dilimizin estetikten yoksun bir duruma gelmesine sebep olduTÜRKÇE.

img-20231231-wa0008.jpg

SAHİH TÜRKÇE

“Sahih Türkçe” tabirini D. Mehmet Doğan’ın yazılarından ilhamla kullandım. Bu tabir, yazı dilimizin ulaştığı zirveyi işaret ediyor. Başka bir ifadeyle Türkçenin aşırı sadeleşme yoluyla girdiği yanlış yoldan önceki devresine atıf yapıyor.

Yazılı dilin durumu ise daha önemli, çünkü ilim ve sanat daha çok yazılı dilin içinde vücut bulur. Türkçenin İstanbul merkezli yazı dili yüzyıllar içinde nadide bir elmas gibi işlenerek yirminci yüzyılın başlarında en güzel hâlini bulmuştu. Türk şairleri ve nasirleri ilmek ilmek işledikleri bu dili sonraki nesillere aynı güzellikte devredemediler. Araya giren harf ve dil devrimiyle birlikte Türkçe, uzun zamandır bin bir zahmetle biriktirdiği hazinesini tam anlamıyla kullanamaz oldu. Kitapta “Altın Kâse” isimli denemede bu düşünce şöyle dile getirilmiş:

"Günümüzde lisan hususunda yaşadığımız tereddütlerin büyük bölümü Dil Devrimi’ni takip eden yıllarda, çok defa Arabî yahut Farisî kökten gelen kelimeleri bilinçli olarak Avrupa dillerinden gelen kelimeye, bazen de “uydurulmuş”una tercih etmekten kaynaklanıyor. Takdir edilir ki bu durum, kolaycılığı aşan bir tasfiye hareketidir. Hâlbuki ölçümüz gayet sarihtir: Köküne bakılmaksızın Türkçenin hafızasına kaydolmuş ve kullanım değeri kazanmış kelimeler halis Türkçe kelimelerdir.”

Yıllar geçtikçe dilimizin problemleri katlanarak arttı. Batı etkisinden uzak dönemlerde Türkçe üzerinde tesiri yüksek olan Arapça ve Farsçanın yerini on dokuzuncu yüzyıldan itibaren önce Fransızca sonra da İngilizce aldı. Bu dillerin Türkçe üzerindeki tesiri her zaman olumsuz olmadı elbette. Kelime alışverişinin gayet doğal olduğu bütün büyük dillerdekine benzer şekilde Türkçe de bu dillerden hayli kelime aldı ve verdi. Atikebaş’a göre dilimizdeki olumsuz devre Türkçenin malı olmuş kelimelerin kullanım dışı kalmasıyla başlıyor. Kimi on yıllar kimi yüzyıllar içinde türlü manalarla doldurulmuş kelimeleri bir çırpıda kapı dışarı edip yerine içeriksiz yeni kelimeler koyduğumuzda anlam kaymaları kaçınılmaz oluyor. Bu yüzden yazar kitabın adında “kavram” yerine “mefhum” kelimesini kullanmış. Daha anlaşılabilir olan bir kelime yerine bugün pek çok kişinin bilmediği ya da unuttuğu bir kelimeyi kullanmasının sebeplerini kitabın içine serpiştirilmiş, doğrudan dille ilgili denemelerde bulabiliyoruz. Türkçenin malı olmuş kelimeler gündelik hayatımızdan çıksa da edebiyat eserlerinde yaşamaya devam ettikçe ölmezler, demek istiyor yazar:

Lisanı sonraki nesillere edebiyat eserleri taşır. Ne ders kitapları, ne gramer kitapları, ne de akademik makaleler/tezler edebî eserin gücüyle boy ölçüşebilir. Hâl böyleyken çok defa dil meselelerinde en son bakılanın edebî eser olması tam bir garabettir. Yazarı, şairi hayattayken kıymeti bilinmeyen nice şaheserimiz var. Biz farkında olmasak da Türkçenin tarihi sürekliliği bu eserlerin sayfaları arasında saklı. “Devam” fikri, milletin tarihi gibi edebiyatında da belki en mühim amildir. Bu sonradan hatırlayış yüzünden gözümüzün önündekileri göremiyor, tekliflerine bigâne kalıyoruz.”

img-20231231-wa0010.jpg

TÜRK EDEBİYATININ PROBLEMLERİ

Lisana dair yazılarla birlikte Türk edebiyatının problemlerini ortaya koyan metinler de “Mefhumler ve Yüzler”de oldukça geniş bir yer kaplıyor: Edebiyatımızdaki süreklilik, popüler edebiyat, şair ve yazarlara karşı takındığımız olumsuz tavırların kaybettirdikleri gibi meseleler bu gruptaki yazıların mevzuları.

Denemeler içinde benim en çok dikkatimi çeken başlık “Türkiye Edebiyatsız Bırakılıyor” oldu. Metinden sözün Tarık Buğra’ya ait olduğunu öğreniyoruz. Atikebaş ise Buğra’nın bıraktığı yerden tartışmayı bugüne taşıyor. Türkiye’de millî bir edebiyat kurmanın imkânı olup olmadığını soruşturuyor:

"Popüler olanın zamana karşı direnci ancak iyi ve kaliteli olmak koşuluyla mümkündür. Er ya da geç iyi edebiyat hatırlanır, okunur, sevilir. Shakespeare, Goethe, Tolstoy, Hugo ve diğerlerinin milliyetçilikleri ve inançları onların önünde engel oluşturmadı. Aksine, kendi milletleri bu hasletleriyle benimsediler onları. Türkiye’nin edebiyatsız bırakılmasını önlemek istiyorsak ediplerimizi yalnızca politik değil, poetik cihetten de değerlendirmek durumundayız. Bunu başardığımızda bir rövanş almış olmayacağız; haklıya hakkını teslim etmiş olacağız, o kadar."

HÜLÂSA

“Mefhumlar ve Yüzler”e dair değerlendirmelerimi nihayete erdirmem gerek. Türkçemize, medeniyetimize ciddi anlamda kafa yoran ve mesai harcayan Mustafa Atikebaş, Mefhumlar ve Yüzler’inde de kültür ve medeniyetimiz, lisanımız namına hayati meseleleri ele alıyor, tespit ve önerilerde bulunuyor. Bu kutlu yolda Cemil Meriç, Tanpınar, Yahya Kemal gibi kıymetlilerimizden el alıyor. Neticede deneme türü adına önemli bir numune vücut bulmuş oluyor. Okura kalansa bu kıymetli kitaba kulak vermek, üzerinde kafa yormak ve harekete geçmektir.

(Mustafa Atikebaş, Mefhumlar ve Yüzler, Çizgi Kitabevi-2023, 168 s.)

img-20231231-wa0009.jpg

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.
Yusuf Alpaslan Özdemir Arşivi
SON YAZILAR