Üstad Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur

1876 yılında Bitlisin Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan  Üstad  Bediüzzaman Said Nursi 23 Mart 1960  tarihinde Ramazanın 25. gecesinde Şanlıurfa’da  Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.             27 Mayıs İhtilal Hükümeti kabrini açmış ve Isparta civarında bir yere nakledip “Kabrinin bilinmemesi” vasiyetini farkında olmadan yerine getirmiştir. Sağlığında şahsına karşı hürmet istemediği gibi vefat ettikten sonra da istememiş ruhuna okunacak Fatiha’nın her yerden ulaşabileceğini söylemiştir.

 Osman Yüksel Serdengeçti’nin tabiriyle Said Nursi “Üç devir yaşamış Meşrutiyet, İttihad ve Terakki ile Cumhuriyet… Yıkılmayan kalmamış, o ayakta... Şark yaylalarından güneşin doğduğu yerden çıkan bu adam “Allah” demiş  “Peygamber (S.A.V.)”  demiş  başka bir şey dememiş  başı Ağrı Dağı kadar yüksek… Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir alim onu yenememiş... Şimşekler gibi bir zeka...”(1)

Said Nursi çok küçük yaşta,9 yaşında ilim tahsili için yollara düşmüş daha da evine dönememiş. Doğu’nun medreselerini dolaşmış, hocalarından ders almış ve medrese eğitimde karşılaşılan güçlükleri ve problemleri görmüştür. Medreselerde dini ilimler Tekkelerde ise fen ilimleri okutulmadığı için Osmanlı İmparatorluğunun geri kalıp yıkıldığını teşhis etmiştir. İslam dini hiçbir zaman ilme ve alimlere karşı olmamış “Hikmet, değerli bilgiler müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa almaya daha hak sahibidir.”.(2) Hadisi şerifine tam mazhar olmuştur. Daha genç yaştayken Osmanlı medreselerinde okutulan din ve fen ilimleri ile ilgili sıralı 90 kitabı ezberlediği (Bunlara bazı lügatler de dahil olduğu bu kitapları bilen alimlerce ifade edilmektedir. Hatta Kamus-u Okyanus lügatini “Sin” Harfine kadar ezberlediği söylenir.) Ve her üç ayda bir hafızasından 90 kitabı mütalaa ettiği bilinmektedir. Bu ilimler yazdıracağı Kur’an Tefsiri Risale-i Nurların alt yapısını teşkil edecektir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun kalkınması ve dış güçlere gençlerin alet olmaması ve eğitilmesi için Van ilinde Fen ilimleri ile Din ilimlerinin birlikte okutulacağı “Medresetüzzehra” adını verdiği büyük bir üniversitenin kurulmasını başta Sultan 2. Abdülhamid Han olmak üzere devrin padişahlarından ister. Sultan Reşad’ın Rumeliye  Seyahatine Doğu illeri temsilcisi olarak katılır. Bu üniversitenin kurulması için15 bin altın tahsis edilir. Ancak Birinci Dünya Savaşı çıkmasıyla üniversite kurulamaz.  Aynı talebi Cumhuriyet kurulduktan sonra da meclise iletir. Toplam 200 mebus(milletvekili)’tan Mustafa Kemal dahil 163 mebusun imzası ile 150 bin banknot üniversitenin kurulması için tahsis edilir. Ancak bu üniversite bilinmeyen sebeplerle kurulamaz. Doğu Anadolu’da ilk Üniversite Erzurum Atatürk Üniversitesi adıyla 1957 yılında kurulur. Van’da ise Yüzüncü yıl Üniversitesi 1982 yılında ancak kurulabilmiştir. 1915 senesinde Ermenilerin Doğu Anadolu Bölgesinde Rusların himayesindeki saldırılarına karşı talebeleri ile birlikte “Gönüllü Alay Kumandanı” olarak savaşır. Bitlis’in, Gevaş’ın ve Muş illerinin Rus ve Ermeni işgalinden kurtuluşunda önemli görevler yapar. Sonunda talebelerinden çoğunu şehit verip kendisi de esir düşer.1917 yılında Rusya’daki Bolşevik İhtilalinin kargaşasından yararlanıp Polonya ve Avusturya üzerinden İstanbul’a gelir. Gençlik yıllarında yörenin en önemli merkezleri olan Bitlis ve Van’da Valilerin kütüphanelerinden yararlanmıştır. “Bediüzzaman’a Bediüzzaman adı; Okuduğu tüm kitaplardan sorulan suallere doğru cevaplar verdiği için Alim Molla Fethullah tarafından verilmiş ve zamanın en güzel eşsiz ilim adamı anlamını ifade etmektedir. Van’da bulunduğu sıralarda neşriyatı ve gazeteleri dikkatle takip ederdi. Bilhassa İslamiyet’le ve İslam dünyası ile alakadar mevzularla daha çok meşgul olurdu. Bir gün ona Van Valisi Tahir Paşa bir gazetede müthiş bir haber göstermişti. Haberden anlaşıldığına göre’ İngiliz Avam Kamarası’nda (İngilizlerin millet meclisi) Müstemlekat Nazırı(İngiliz sömürge ülkeler Bakanı) Gladiston elindeki Kur’an-ı Kerim’i göstererek şöyle demiş: “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulundukça  biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp yapmalıyız, ya Kur’an’ı ortadan kaldırmalıyız veya Müslümanları ondan soğutmalıyız.” Bu müthiş haber Bediüzzaman’ın ruhunda müthiş bir feveran ve gayret uyandırdı ve şöyle kükredi: “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez manevi bir Güneş olduğunu ben dünyaya göstereceğim ve ispat edeceğim!” der. Risale-i Nur Tefsirini yazmasının asıl sebebi bu olsa gerektir.(3) 

Bediüzzaman “Mektubat” isimli eserinde şöyle bir vakayı anlatır; “Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde (Birinci Dünya Savaşından önce), bir Vakıa-i Sadıka'da (Doğru bir rüyada,  Peygamberimizin (S.A.V.) olduğu bir rüyada…) görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana, korkma. Cenâb-ı Hakk’ın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.”

Birden, o halette iken, baktım ki, mühim bir zat bana âmirâne diyor ki: "İ’câz-ı Kur’ân’ı (Kur’anın mucize oluşunu) beyan et."

“Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı (mucizeliği)onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.”

Madem i’câz-ı Kur’ân’ı bir derece beyan, Sözler’le oldu. Elbette, o i’câzın hesabına geçen ve onun reşehâtı (Kur’a’nın parıltılarını) ve berekâtı nev’inden olan hizmetimizdeki inâyâtı (Allah’ın yardımlarını)  izhar etmek(açıklamak), i’câza (mucizeliğine)yardımdır ve izhar etmek gerektir.”

Sözler (Kur’an Tefsiri Risale-i Nur) hakkında, tevazu suretinde demiyorum; Belki bir hakikati beyan etmek için derim ki: Sözlerdeki hakaik ve kemâlât benim değil, Kur’ân’ındır ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden (Kur’an ayetlerinden) süzülmüş bazı katarattır. (damlalar) Sair risaleler dahi umumen öyledir.

Madem ben öyle biliyorum. Ve madem ben fâniyim, gideceğim. Elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir. Elbette, Semâ-yı Kur’ân’ın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazâta ve tenkidâta (İtiraz ve tenkitler) medar olabilen ve sukut edebilen(düşebilecek olan)  çürük bir direkle bağlanmamalı.(4)

Üstad Said Nursi İngilizlerin İstanbul’u işgali sırasında 1920  senesinde “Tükürün şu İngilizin hayasız yüzüne diyerek” Hutuvat-ı Sitte isimli eserini bastırmış ve neşretmiştir.

Cumhuriyet kurulduktan sonra Meclise davet edilmiş “Allah’ın izniyle düşmanları denize döktünüz zafer neşesiyle İslam’a sırt çevrilmemesini tavsiye etmiştir. İslam’a ve namaza  dair hakikatları çekinmeden açıklamıştır. İslam’a hizmetin siyasetle olamayacağını anlamış tekrar Kur’an hakikatleri ile talebe yetiştirmek üzere Van şehrine dönmüştür. Ancak  Şeyh Said ayaklanması yüzünden  şarkta ne kadar alim ve ulema varsa batıya sürgün edilmiş. Üstad Bediüzzaman Şeyh Said’in isyanı beraber yapalım teklifine  “Türk Milleti asırlardan beri İslamiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Çok veliler yetiştirmiş ve çok şehitler vermiştir. Böyle bir milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız onlarla kardaşız kardaşı kardaşa çarpıştıramayız. Teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Zira Akim kalır.”(5) deyip vazgeçirmeye  çalıştığı halde Şeyh Said'i ikna edememiştir.  Şeyh Said’in yaptığı isyan sonuçsuz kalmıştır. Tek parti Hükümeti 1925 yılında Tüm Şark(doğu) vilayetlerinde ne kadar alim ve  nüfuzlu kişi varsa hepsini sürgün etmiştir. Bediüzzaman'ı da Van’dan Trabzon ve İstanbul’a oradan Antalya üzerinden Burdur’a sürgüne yollamıştır.1926 yılında Isparta’ya, oradan 1927 yılında Eğirdir ilçesinden sadece kayıkla gidilebilen Barla nahiyesine sürgün edilmiş ve böylece ömrünü burada kontrolümüz altında tamamlar diye düşünülmüştür. Ancak Bediüzzaman burada boş durmamış Sözler isimli eserinin çoğunu burada yazdırmış, talebeleriyle mektuplaşarak yazdıklarını yasaklar içinde neşretmeye başlamıştır.

1932 Yılında Tevafuklu Kur’an-ı Kerimi ilk defa  Hüsrev  Altınbaşak isimli  talebesine yazdırmıştır. Hafız Osman hattına göre  Üstadın tensibiyle Allah kelimeleri ile diğer esma-ı Hüsna'nın  renkli  kalemlerle  fark edilecek şekilde yazdırılması Kur’an'ı Kerimimizin  gözlere hitap eden bir mucizesini daha ortaya çıkarmıştır.

 1935 yılında Eskişehir Mahkemesine sevkedilmiş,1936yılında Kastamonu'ya Polis Karakolu karşısındaki evde mecburi ikamet edilmek üzere gönderilmiştir.1943 senesinde Denizli , 1944 te Emirdağa mecburi ikamet...Ve1948 de Afyon Mahkemesi ve mahkeme boyunca hapis ve1949 yılında ikinci defa Emirdağ da mecburi ikamet edilmiş…. Sürgün… hapis ve gözaltı  ta1950 Demokrat Parti iktidar oluncaya kadar devam ettirilmiştir. Kendisi defalarca  zehirlemiş  ve görüşmek isteyen Nur talebeleri baskılara ve hapse ve şiddete maruz bırakılmıştır. Allah'ın lütuf ve ihsanıyla tüm bu baskı zulüm ve hapisler altında tefsirini parça parça yazdırmağa devam etmiştir. Asrın  anlayacağı şekilde  Kur’an Eczanesinden devaları çıkarmış ve müminlerin istifadesine Tıpkı  Asrının Müceddidi (Tecdit edicisi, yenilikçisi)Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri gibi Kur’an Eczanesinden asrın hastalığına göre devaları almış ve eserleri ile takdim etmiştir. Bu   büyük bu alimin yazdırmağa muvaffak olduğu (Yazısı düzgün olmadığından talebe ve katiplere yazdırmak zorunda kalmıştır. ) Risale-i Nur eserlerine bu hakikatlar benim değil Kur’an'ındır. Ben de sizin ders arkadaşınızım. Dedikten sonra kendi yazdırdığı eserleri özellikle Haşir risalesi ve Ayet-ül Kübra gibi imani bahisleri tekrarlı olarak defalarca okuduğunu ifade etmiştir. Benim şahsımın hataları  bana aittir.  “Lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri kuru çubuğunda aranmaz ben de bir kuru çubuk hükmündeyim.” Diyerek meziyet ve güzellikleri  Kur’an tefsiri  Risale-i Nurlara vermiştir. Bütün zorluklar ve baskılara rağmen Kur’an  tefsiri yazmaktan geri kalmamıştır. Risale-i Nur  bin beş yüz defa mahkemeye verilmiş ve hepsinden berat kazanmış harika bir eserdir. Eserleri okuyan milyonlarca vatandaşımızın ailesine milletine ve devletine karşı  faydalı birer bireyler olarak yaşadıkları bilinen bir gerçektir. Eserlerin Ülkemize ve İnsanlarımıza gayet faydalı olduğu  İlim adamlarınca ve Mahkemelerce  tasdik edilmiştir. Bu eserlerin geçmişte tekrarlı mahkemelere verilip mahkemelerin lüzumsuz yere meşgul edilmesi dünyanın hiçbir ülkesinde görülmedik bir olaydır. Gizli din düşmanları(Gizli dinsizlik, ifsat ve mason komiteleri) ve münafıklar Adliye ve Mahkemeler ile o zamanki Tek Parti iktidarını aldatmış tekrar tekrar mahkemeye verdirmişler. Tekrar tekrar hapislere Bediüzzaman ve Nur talebelerini attırmışlardır. Üstad Bedizzaman ve Risale-i Nur eserlerinin Vatana Millete hiçbir zararı olmamakla beraber milyonlarca  imanlı gençler yetiştirmekten onların dünya ve ahiret mutluluklarını kazandırmaktan başka bir gayesi yoktur.

Çok partili hayata geçilmesiyle Demokrat parti hürriyetleri  genişletmiş  dini faaliyetler bir derece serbest olmuştur. Ezanı Muhammediyeyi aslına uygun okumak serbest olmuş, İmam hatip liseleri ve Yüksek İslam Enstitüleri açılmıştır. Üstat Bediüzzamanın siyasi bir gayesi yoktur. Türkçe yazdığı iman hakikatleri ile  alem-i  İslam'ın ve insanlığın kurtuluşunu  Türk Milletinin kurtuluşunda görmüştür.

“Malumunuz tefsir iki kısımdır, biri Kur’an'ın ibarelerini izah eder .Biri de  hakikatlerini ispat eder. Risale-i Nur hakikatlarini ispat eden bir tefsirdir.” Kuran-ı Kerimimizin temel konuları;  Tevhid , Nübüvvet ,Haşir  Adalet ve İbadet olarak özetlenmiştir.  Bu temel konular Risale-i Nurlarda  çok muhteşem bir şekilde işlenmiştir.

Tevhid özellikle  22 . Söz ve “Ayetül Kübra” Risalesinde , Nübüvvet, 19. Söz ve 19. Mektub’da, Haşir ve Ahiret  10. Söz ve 29.  Sözde ,Adalet  Adl isminin izahı olan 30. Lem’ada, İbadet İkinci, Üçüncü ve 4ve 5. Sözler ile21. Sözde izah edilmiştir. Risale-i Nur bir hakikati izah ederken Kur’an'ın diğer hakikatlerini de kavramamızı temin eden mu’cizeli bir tefsirdir.25.  Söz Kur’an-ı Kerim’imizin kırk yönüyle mucize olduğunu ispat eder. 26. Söz Kader bahsini ,30. Söz Ene ve Zerre bahsini, 31. Söz Peygamberimiz Hz Muhammed(S.A.V.)’ in Miraç mucizesini ,ilave Zeyli  Şakkı kamer (ayın ikiye ayrılması) mucizesini ispat eder. Yirmi Birinci  Sözün ikinci Makamı Vesvese Bahsini izah eder. İşarat’ul İ’caz eseri Kur’an- Kerimimizin nazmındaki (Kur’an-ı Kerimin kelime ve harflerindeki diziliş hikmetlerini) mucizeliği ispat eder.

Temel eserleri ;Sözler, Asay-ı Musa, Lemalar, Şualar ,Mektubat, Emirdağ, Barla ,Kastamonu Lahikaları Tarihçe-i Hayat ,Sikke-i Tasdik-i Gaybi,Mesnev-i Nuriye,İşaratul İcaz. İman ve küfür muvazeleri gibi Büyük Mecmualar yanında her kese ayrı  ayrı hitabeden küçük risaleler de mevcuttur.

Mesela ;Gençler ve Liseliler için GENÇLİK REHBERİ, Üniversite Gençliği ve Eğitimciler için ASA-I MUSA, Çocuklar  ve İlköğretim öğrencilerimiz için KÜÇÜK SÖZLER, Tevhid  ve Rabbimizin birliğini ve her şeyin yaratıcısı o olduğunu ispat eden AYETÜL KÜBRA  Risalesi,  Tabiatın ancak ilahi bir sanat olduğunu  herkese ilmen ispat eden TABİAT RİSALESİ, Yaşlılar ve İhtiyar ve Emeklileri teselli için İHTİYARLAR RİSALESİ,  Hastalara manevi merhem ve 25 devayı ihtiva eden HASTALAR RİSALESİ, Bayanlar ve Genç Hanımefendiler için HANIMLAR REHBERİ. Rabbimizin daimi rızasını kazanmamız için İHLAS RİSALELERİ, Müminlerin  ve Tüm İslam Cemaatlerinin ve İslam ülkelerinin kendi aralarında iyi geçinmeleri için UHUVVET RİSALELERİ. Din adamları için ZÜLFİKAR, İmanın verdiği  manevi lezzetleri almak  ve istemeyerek hapse düşmüş kişileri ümitsizlikten kurtarmak ve faydalı bir fert halinde hayatını idame ettirmek yani ISLAH için MEYVE RİSALESİ   gibi  Yüz otuz parça her biri bir mürşid görevi gören ve asrımızın her manevi hastalığına bir merhem özelliği taşıyan manevi  Eczane-i Kur’an'niye’den sunulmuş devalardır. Meraklılarını bekliyor!

Toplumuzun hemen her kesimine hitap eden bu telif eserlerin kıymetini bilmek ve Üstat hayatta iken tamamı basılan bu eserleri muhafaza etmek gerekir. Diyanet İşleri Başkanlığımız bu eserleri basmak suretiyle neşretmesi ve sahiplenmesi milletçe hepimizi sevindirmiştir. Böylelikle ”SADELEŞTİRMEK” adı altında başta FETÖ olmak üzere  yapılabilecek tahribatların da önüne geçilmiş oldu. Emeği geçenlerden Allah razı olsun.

Bu eserlerin Kur’an'dan ve Peygamberimizin (SAV) Sünnet-i Seniyesinden başka kaynağı yoktur. Okuması tefekkür ibadeti kazandıran, imanı taklit derecesinden tahkik(delilli ve ispatlı, Neden  ve Niçin sorularını kolayca cevaplayabileceği) mertebesine çıkaran ve okuyan herkesi Kur’an hakikatlarıyla baş başa bırakan bir eserdir. Yalnız kişi hangi ilim seviyesinde olursa olsun,  “Ben ilmimle şu eseri bir okuyayım, bakayım ne diyor” anlayışı ile okunursa bu eserler den istifade azalır. "Allah için bu eserden nasıl istifade edebilirim" düşüncesiyle okunduğunda manalar açılır. Her okuyuşta  yeni yeni anlamlar ile karşılaşır. Sonra da bu özlü ve güzel sözlü eserlerin tiryakisi olursunuz. İnsana  ve Kainata bakış açınız değişmeye  ve güzelleşmeye başlar.

Risale-i Nur eserleri önce” vecize” şeklinde başlar ilk defa okuyunca  birden anlaşılmayabilir. Sonra “Yani” ve “Mesela” örnekleriyle konuyu tamamladığınızda meseleyi  anlamış olursunuz. Lügatsiz tekrarlı okunduğunda  bile kelime  haznesini geliştiren bu esere başta gençlerimiz ve çocuklarımız olmak üzere hepimizin ihtiyacı var.

Birkaç yüz kelimeler ile konuşup yazmaya çalışan yeni kuşak gençlerimizin bu eserlere ekmek ve su kadar ihtiyaçları var ama bu eserlerden haberleri yok! Kültür Bakanlığımız ve Milli Eğitim Bakanlığımız ile Gençlik ve Spor ve İçişleri  Bakanlıklarımız ,İnşallah bu eserleri yeniden bastırıp yeni nesillerimize ulaştırırlar.  Ecdadımızla  bağlarımızı güçlendiren bu Türkçe eserler   hepimize ilaç gibi gelecektir. Bu  eserleri tüm kitapçılarda bulabileceğimiz gibi cep telefonuna internetten ücretsiz indirip,  her an internetsiz yararlanabiliriz.

Eski  Diyanet İşleri Başkanımız  Sayın  Prof. Dr.  Mehmet  Görmez  Üstad Bediüzaman  ve eserlerinden bahsederken şu ifadeleri kullanmaktadır.      ”O eserlerinde (yani  Risale-i Nurlar’da) iman hakikatleri, Ahlak-ı İslamiye, ibadetlerin hikmetleri, İslam birliği, “İslam'ın mebde ve mead” anlayışı (Allah’a ve ahirete iman anlayışı), insanın varoluş gayesi, mevcudatın yaratılış hikmetleri ,Esma-i Hüsnâ'nın mevcudattaki  tecellileri ,mikro  kosmos olan insan ile  makro kosmos olan kainat arasındaki  rabıtalar(İnsan ve kainat arasındaki  bağlar ve bağlantılar),İman hakikatlarının günümüz  gençliğine  anlatılması, İhlas(yapılan şeylerin sadece Allah için yapılması)uhuvvet(kardeşlik),iktisat , kanaat Şükür, Gençlik hastalık ve ihtiyarlık gibi  temel konular üzerinde  durarak Kur’an ayetlerini  etkileyici bir dil ve üslup ile çağımızın idrakine sunmayı tercih etmiştir.” (6)

Değerli Alim fazıl ve Veli olan Merhum Ali Ulvi Kurucu Tarihçe-i Hayat isimli eserin Önsözünde şöyle der; “İmam-ı Gazali’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlak ve fazilet sahasındaki yapmış olduğu fütühatı; bu asırda Bediüzzaman İman ve İhlas sahasında başarmıştır.

Evet Hazreti Üstadı bu müthiş cihat meydan arına sevk eden hep bu  eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim;

“Bana sen şuna buna niçin sataştın diyorlar. Farkında değilim; karşımda müthiş bir yangın var, alevleri  göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş te ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise  bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler ve dar görüşler….”

Tarihçe-i Hayatta üstad devamla söyle söylüyor:

“Sonra ben Cemiyetin iman ve selameti yolunda ahiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var ne Cehennem korkusu. Cemiyetin yirmi beş milyon Türk Cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun! Kur’an'ımız yeryüzünde Cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem, orası da  bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım; Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül gülüstan olur! (7)

İşte gerçek fedakarlık  bu.. ve toplum olarak biz bu alimi ve bizler için ne fedakarlık yaptığını bilmiyoruz.  İlim adamlarımızdan az bir kısmının bu konuya duyarsız kalmaları anlaşılır bir şey değildir. Türkiye Diyanet Vakfımızın basıp neşrettiği bu  Risale-i Nurlar Ülkemiz başta olmak üzere55 lisana çevrilmiş tüm  Dünyada okunuyor, okuyan haberdar olan dünyevi  ve uhrevi kazanıyor. Rabbim Cümlemizi bu Kur’an Nurlarından istifadesi  ziyade olanlardan etsin. Amin.

Üstad  Said Nursi Hazretleri bereketli uzun bir ömrünü bu ülkede aramızda yaşadı. Yaklaşık  Altı bin sayfalık bir “külliye”, bir “Külliyat” yani kendi tabiriyle”  Kur’an'ın elmas hazinesini” bıraktı. O halde bizlere fert ve toplum olarak düşen görev; Bu elmasların kıymetlerini bilmek istifade etmek. Bu Kur’an Nurlarını, Risale-i Nurları  sahiplenmek, Türk ve İslam Alemi ile İnsanlığa iftiharla takdim etmek….

Osman yüksel Serdengeçti’nin değerlendirmesiyle sözümüzü  bağlayalım. Şimdi  Türkiye her teşekkülün, vatanını seven herkesin önünde hürmetle durması lazım gelen bir kuvvet vardır. Said Nur ve Talebeleri. Bunların derneği yoktur yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi patırtısı, nutku, alayişi, nümayişi yoktur. Bu bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir davaya vermişlerin şuurlu, imanlı ve inanlı  kalabalığıdır.

KAYNAKLAR

1)Bediüzzaman Said Nursi ,Tarihçe-i  Hayat  , Sayfa555,Sözler Yayınevi 1976.

2) Tirmizi İlim 19,İbn  MaceZüht17.

3)Bilinmeyen taraflarıyle Bediüzzaman Said Nursi ,Kronolojik Hayatı Necmettin Şahiner ,Sayfa 59.

4)Barla Lahikası 11ve 12. Sayfalar,Bediüzzaman Said Nursi

5)Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi,Necmeddin Şahiner1976 İstanbul Sayfa251

6) Bediüzzaman Said Nursi “Mektubat” 2016 Türkiye  Diyanet Vakfı Yayını  605 /2. Baskı ‘Takdim’  yazısından

7)Bediüzzaman, Said Nursi ,Tarihçe-i Hayat , Rnk Yayınları,İstanbul/2006

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,çok uzun ve ilgili içerikle alakasız,
Türkçe karakter kullanılmayan yorumlar onaylanmamaktadır.